BAR

Türklük Bilimi Araştırmaları

TÜBAR (Türklük Bilimi Araştırmaları); ULAKBİM (Sosyal Bilimler Veri Tabanı), MLA (Modern Language Association), CSA (Sociological Abstracts), LLBA (Linguistics and Language Behavior Abstracts), EBSCO (Academic Complete Search) ve UPD (Ulrich's Periodicals Directory) dizinleri tarafından taranmaktadır.
Anasayfa Abonelik
Takdim 26 PDF Yazdır e-Posta

II. Meşrutiyet’in 100. yılı yaşanırken, Türkiye Cumhuriyeti bir yol ayrımına gelmiştir. II. Meşrutiyet, Batı Türklüğünü demokratik hayata hazırlama ba-samağı olmuştu. Bu yönüyle II. Meşrutiyet, bir diriliştir. Ancak hazırlayı-cı aydın kadrosu, bu rejim sayesinde, Müslim-gayrimüslim kitlelerin ku-caklaşacağı görüşünde idi. Onlara göre halkları birbirine düşüren, “İstib-dat” yönetimi idi. “Müstebit” padişaha suikast düzenlemiş bir Ermeni te-röristi alkışlayan Türk aydınları vardı. Hatta Girit’teki Rum isyanını des-tekleyen “Jön”ler vardı. Çünkü “İstibdat varken uhuvvet (kardeşlik) ola-maz”dı… vs. vs...

Bu parlak yaldızlı/yıldızlı ambalaj ile servis edilen propaganda öy-lesine etkili oldu ki Sultan II. Abdülhamit aleyhtarlığı XX. asrın ilk yılla-rındaki aydınların ortak tavrı hâline geldi. II. Meşrutiyet’le İstibdat devrildi. Anayasal (Meşrutî) dönem baş-ladı. Hürriyet ilân edildi, “müsavat” kabul olundu, “adalet” sağlandı. Ancak Meşrutiyet idaresinin bu “vasıta ilkeler”den beklediği “uhuvvet”ti. “Uhuvvet” (kardeşlik) sağlanabildi mi?

II. Meşrutiyet’in ilk günlerindeki yayın organları, imam-haham-papaz kucaklaşması fotoğraflarıyla doludur. Fakat çok geçmeden papaz, imamın sakalını eline doladı. 1911’den 1914’e doğru gidildikçe takke düştü kel göründü ve devletine sadakatte kala kala Türk ve bir avuç dostu kaldı ortada. Çünkü en başından beri farklılıklar vurgulanıyordu. Ayrılık vurgulanarak beraberliğe varılamayacağı düşünülmüyordu.

Fanusu kırıp tekrar birleştirmek mümkün değildir.  II. Meşrutiyet’in 100. yılında yine aynı şeyleri yaşıyoruz. “Mozaik”çilikle başlayan propaganda, beklenen sonucu verdi. Bugün Cumhuriyet’le hesaplaşılıyor. Kimileri açıkça, kimileri lâfı dolaştırarak bütün toplumsal sorunları Atatürk’e, onun “Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişine bağlıyor. Kafa-ların arkasında ve bilinçaltında Türk’ü sevmemek var! Hazmedilemeyen, devlet adının Türk’e nispeti/mensubiyetidir.

Bu tespiti açıkça yapmak gerekir. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk denir.” tarifine Türk’ten başkasını inandırma, Türk olma şerefini paylaşma arzusu, bek-lenen sonucu verememiştir. Ama Türkiye Cumhuriyeti idarecilerinin yıllarca ısrarla uygulayarak başardıkları yegâne proje vardır: Azınlıklar yaratmak! “Devlette de-vamlılık” düsturu yalnızca bu konuda sahiplenilmiş, iktidardan iktidara devredilmiştir. Ağzı olan konuşuyor; ağzını açan 72,5 etnik unsur sayıyor, Türk’ü de buçuk yerine koyuyor. Ağızlar artık laçkalaşmıştır. Terör lehine fiilî bir durum yaratılmıştır.

“Üniter devlet” kavramının içi boşaltılmıştır. Üniter devlete bağlı-lık vurgusunun hiçbir önemi kalmamıştır. Bu, ancak safları kandırmanın bir yoludur. Çünkü ayrılık vurgulanarak birliğe varılamaz! Fanusu kırıp tekrar birleştirmek mümkün değildir. Bütün bu gelişmelerden Türkiye’deki Türklük Bilimi çalışmaları nasıl etkilenecektir? Toplumu derinden sarsan siyasî olaylar, hukuk sisteminden başla-yarak bütün sosyal bilimleri etkiler. Gerçek bilim adamı hüviyetiyle çalışanlar, siyasî oluşumlara kayıt-sız kalamazlar, fakat asla onlara esir olmazlar, onları tahlil ederler. Bilim adamı, sokağa ve siyasete teslim olamaz. Sokakta ve siyaset sahnesinde cereyan edenler, güne ne kadar hâkim olursa olsun, bilim günün karanlı-ğından bile yarına ışık taşır. Türklük Bilimi Araştırmaları, daima bu gay-ret içinde olacaktır.

Nâzım H. POLAT


 
ISSN 1300-7874